İsmail, yetmiş yedi yaşında, her öğleden sonra aynı parka giderdi. Bastonuna dayanarak yürür, boş bulduğu banka oturur ve ceketinin iç cebinden eski bir fotoğraf çıkarırdı. Fotoğrafta genç bir adam, örgülü saçlı küçük bir kız ve henüz kırklarında olan kendisi vardı.
O gün iki genç, onun ağır adımlarıyla alay etti.
“Amca, biraz hızlı olsan da geçsek!” dedi biri. Diğeri güldü.
İsmail hiçbir şey söylemedi. Yıllar boyunca insanların sabırsızlığına alışmıştı. Eskiden bu parkın banklarını onaran usta kendisiydi; şimdi bir banka oturmak için bile izin ister gibi hissediyordu. Birkaç kişi başını çevirip yürüdü. Yine de bu kez sesi titredi.
“Evlat, sadece biraz dinlenmek istiyorum.”
Tam o sırada dokuz yaşlarında bir kız öne çıktı.
“Bir gün siz de yaşlanacaksınız,” dedi gençlere. “O zaman birinin size böyle davranmasını ister misiniz?”
İki adam sustu. Küçük kız, yaşlının yanına gidip bastonunu tutmasına yardım etti.
“Ben Eylül. Sizin adınız ne?”
“İsmail.”
“Çok üzgün görünüyorsunuz, İsmail amca.”
Yaşlı adam cebindeki fotoğrafı gösterdi.
“Birini çok özlüyorum, kızım.”
Eylül fotoğrafa bakınca gözleri büyüdü.
“Bu küçük kız… Anneme benziyor.”
Aslında bu hikâye yirmi altı yıl önce başlamıştı.
İsmail, Bursa’da küçük bir marangoz atölyesi işletirdi. Kızı Derya, onun dünyadaki en değerli varlığıydı. Birlikte oyuncak sandıkları yapar, pazar sabahları sahilde yürürlerdi. Fotoğraftaki genç, İsmail’in kardeşi Kemal’di. Fotoğrafı Derya’nın on birinci yaş gününde çekmişlerdi.
Ancak yıllar sonra Derya, başka bir şehirde eğitim almak isteyince baba kız arasında büyük bir tartışma çıktı. İsmail korkusunu öfkeyle gizledi. Sonunda, hayatının en ağır sözünü söyledi:
“Gidersen bir daha bu eve dönme.”
Derya on dokuz yaşındaydı. O gece evden ayrıldı. Babası ertesi sabah özür dilemek istedi, fakat gururu onu durdurdu. Günler aylara, aylar yıllara dönüştü.
İsmail birçok mektup yazdı, ama hiçbirini gönderecek cesareti bulamadı. Derya ise babasının kendisini istemediğine inanarak hayatını kurdu. Evlendi, Eylül doğdu. Yıllar sonra barışmak için eski evlerine gittiğinde, atölyenin kapandığını ve babasının taşındığını öğrendi. Ortak tanıdıklarının izini de kaybetmişti.
İsmail yalnız yaşlanmıştı. Kardeşi Kemal yıllar önce ölmüş, eski dostları başka şehirlere gitmişti. Geriye yalnızca o fotoğraf ve söylenmemiş bir özür kalmıştı. Her doğum gününde kızının yaşını hesaplar, masaya ikinci bir çay bardağı koyardı. Sonra çay soğuyunca bardağı kaldırırdı. Derya’nın çocukluğunda çizdiği bir güneşi hâlâ mutfak duvarında saklıyordu. En çok da kızının onu bir gün gerçekten unutmasından korkuyordu.
Parkta Eylül, fotoğrafa daha yakından baktı.
“Annemin çocukluk albümünde de bu resim var,” diye fısıldadı. “Arkadaşlarının değil, ailesinin fotoğrafı olduğunu söylemişti.”
İsmail’in eli titredi.
“Annenin adı ne?”
“Derya.”
Baston yere düştü. Yaşlı adam nefesini tuttu.
“Derya… Benim kızımın adı da Derya.”
Eylül arkasına döndü. Birkaç adım ötede annesi onları arıyordu.
“Anne! Buraya gelir misin?”
Derya yaklaştığında önce fotoğrafı, ardından yaşlı adamın gözlerini gördü. Çantasını yere bıraktı.
“Baba?”
İsmail ayağa kalkmaya çalıştı.
“Derya… Seni bekledim. Ama gelmen için hiçbir şey yapmadım. Beni affedebilir misin?”
Derya ağlayarak ona sarıldı.
“Ben de seni bulmak için çok geç kaldım, baba.”
Eylül ikisinin ellerini birleştirdi. Az önce gülen gençler, utanç içinde yanlarına gelip özür diledi. İsmail yalnızca başını salladı; artık kalbi başka bir şeyle doluydu.
O günden sonra İsmail’in hayatı değişti.
Kızının evine yakın bir daireye taşındı, Eylül’e küçük ahşap oyuncaklar yapmayı öğretti. Derya ile geçmişi saklamadan konuştular, kırgınlıklarını acele etmeden onardılar. Derya babasına gençliğinde ne kadar incindiğini anlattı; İsmail de onu kaybetme korkusunun nasıl yanlış sözlere dönüştüğünü kabul etti. Birlikte eski atölyenin bulunduğu sokağa gittiler. İsmail, kızından bir daha hiçbir hayalini ertelememesini istedi. Derya da babasına, artık yalnız kalmak zorunda olmadığını söyledi. Pazar kahvaltıları yeniden aile geleneği oldu. Küçük Eylül, dedesinin elinden tutup onu her hafta aynı parka götürdü.
Bir yıl sonra aynı bankta yeni bir fotoğraf çekildi: İsmail, Derya ve Eylül yan yanaydı.
Yaşlı adam iki fotoğrafı da cebinde taşıdı. Biri kaybettikleri yılları hatırlatıyordu. Diğeri, kalan zamanı sevgiyle yaşamanın hâlâ mümkün olduğunu.