Mert, babasının ani kaybından sonra yıllarca onun hatıralarını ve bıraktığı ipuçlarını takip etmişti. Babası ölümünden önce, hayatının en büyük sırrının ve tüm birikiminin lüks bir oto galeride sergilenen özel yapım, kırmızı klasik bir arabada saklı olduğunu söylemişti. Ancak arabanın anahtarları Mert’e ulaştığında, galerideki çalışanlar ve kendini mirasçı sanan iki kibirli genç, onun sadece küçük bir çocuk olduğunu düşünerek arabaya yaklaşmasına izin vermemişlerdi.
O gün lüks galerinin ışıkları altında duran kırmızı klasik arabaya yaklaşan Mert’i gören iki genç, alaycı bir tavırla önünü kesti:
— Arabadan uzak dur. Ona dokunmaya bile hakkın yok, bu araç sana göre değil, uzaktan bak! — dediler küçümser bir gülüşle.
Mert hiç bozuntuya vermedi. Cebinden çıkardığı özel anahtarın düğmesine bastı. Arabanın farları birden parladı ve kapı kilitleri açıldı.
— Ben sadece almaya geldim. Bu araba dedemindi. Babamı doyurmak için yedirip yaptırdı, — dedi Mert sakince ve sürücü kapısını açtı.
Kapı açıldığında, arabanın içinden yere eski, yıpranmış bir fotoğraf ve arkasına yazılmış bir not düştü. Gençlerden biri şaşkınlıkla fotoğrafı yerden kaldırdı. Fotoğrafta, birbirine tıpatıp benzeyen iki gencin neşeyle sarıldığı görülüyordu. Fotoğrafın arkasındaki notu okuyan Mert’in sesi salonda yankılandı:
«Arabayı, ancak karşılaştıkları gün iki torunumuza verin.»
İki genç, fotoğraftaki kişilerin kendi öz dedeleri ve babaları olduğunu, Mert’in ise yıllardır varlığından habersiz oldukları kuzenleri olduğunu o an anladılar. Yıllar önce bir anlaşmazlık yüzünden yolları ayrılan iki kardeşin dedesi, bu özel arabayı ve mirası iki aileyi yeniden birleştirmek için bir simge olarak bırakmıştı. Kibiri ve alayı bir kenara bırakan gençler, karşılarında duran küçük kuzenlerine ve dedelerinin mirasına derin bir saygıyla bakarak geçmişin kırgınlıklarına son verdiler.