Kafeden çıkarken yaşlı bir adam ona sararmış bir fotoğraf uzattı… Fotoğrafın arkasındaki birkaç kelime, otuz yıllık öfkesini bir anda yıktı

Mert Karaca kırk iki yaşındaydı ve hayatında geçmişten söz etmekten özellikle kaçındığı tek bir kişi vardı: babası.

O öğleden sonra küçük bir İstanbul lokantasında tek başına yemek yiyordu. Üzerinde koyu renk takım elbisesi vardı, telefonu sürekli çalıyor, masanın üzerinde ertesi günkü toplantıya ait belgeler duruyordu.

Dışarıdan bakıldığında başarılı bir iş insanıydı.

Kimse, yıllardır içinde taşıdığı o eski kırgınlığı göremezdi.

Mert yedi yaşındayken babası Selim bir sabah evden çıkmış ve bir daha dönmemişti.

Annesi ona yalnızca şunu söylemişti:

— Baban başka bir hayat seçti.

Çocukken Mert her akşam pencerenin önünde onu bekledi.

On yaşına geldiğinde beklemeyi bıraktı.

On beşinde babasının fotoğraflarını kutuya kaldırdı.

Yirmi yaşında ise kendi kendine bir söz verdi:

“Bir gün baba olursam, çocuğumu asla terk etmeyeceğim.”

Yıllar geçti.

Annesi öldü.

Mert evlendi ve Ece adında bir kızı oldu. Kızına karşı bazen gereğinden fazla korumacı davranmasının sebebini eşi bile tam olarak bilmiyordu.

Çünkü Mert’in en büyük korkusu başarısızlık değildi.

Babası gibi biri olmaktı.

O gün yemeğini bitirip lokantadan çıkarken kaldırımda oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti.

Adam uzun süre ona baktı.

Sonra ayağa kalkmaya çalıştı.

— Sen Mert misin?

Mert durdu.

— Tanışıyor muyuz?

Yaşlı adam cebinden dikkatle katlanmış küçük bir paket çıkardı.

İçinden sararmış, kenarları yıpranmış eski bir fotoğraf aldı.

Mert fotoğrafa baktığında nefesi kesildi.

Fotoğrafta küçük bir çocuk ve yanında takım elbiseli genç bir adam vardı.

Çocuk kendisiydi.

Adam ise babası Selim’di.

— Bunu nereden buldunuz?

Yaşlı adamın adı Hasan’dı.

Otuz yıl önce Selim’le aynı fabrikada çalışmıştı.

Mert’in babasının ailesini terk etmediğini söylediğinde Mert’in yüzü sertleşti.

— Annem bana gerçeği anlattı.

Hasan başını yavaşça salladı.

— Sana anlatılan hikâyenin tamamı doğru değildi.

Selim kaybolmadan birkaç ay önce çalıştığı fabrikada büyük bir iş kazası yaşanmıştı. Bir işçi ağır yaralanmış, şirket ise sorumluluğu çalışanların üzerine bırakmaya çalışmıştı.

Selim buna karşı çıkmıştı.

Tanıklık yapmaya karar vermişti.

Fakat olay büyüyünce tehditler başlamış, Selim ailesinin zarar göreceğinden korkmuştu.

Bir süre şehirden ayrılmaya karar vermişti.

Mert’e ve annesine her şey sakinleşince döneceğine söz vermek istemişti.

Ama bunu yapacak zamanı olmamıştı.

Şehir dışında çalışmaya başladıktan üç ay sonra geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Mert başını kaldırdı.

— Hayır… Annem bana onun yaşadığını söyledi.

Hasan’ın gözleri doldu.

— Çünkü annen gerçeği öğrendiğinde çok öfkeliydi. Selim’in sizi korumak için bile olsa açıklama yapmadan gitmesini affedemedi.

Sonra Hasan fotoğrafı ters çevirdi.

Arkasında silik bir el yazısı vardı.

Yazının bir kısmı zamanla neredeyse tamamen kaybolmuştu.

Ama Mert babasının el yazısını tanıdı.

Hasan ayrıca cebinden küçük, sararmış bir zarf çıkardı.

— Bunu sana vermemi istemişti. Seni yıllarca aradım. Sonra aileni başka şehre taşınmış buldum. Geçen ay gazetede fotoğrafını gördüm.

Mert zarfı açtı.

Mektup kısaydı.

Selim oğluna, onu terk etmediğini yazmıştı.

“Bir gün büyüdüğünde beni yanlış anlayabilirsin,” diyordu. “Ama bilmeni istediğim tek şey şu: Senden uzaklaştığım her gün eve dönmeyi düşündüm.”

Mert mektubun devamını okuyamadı.

Otuz yıl boyunca babasını bencil bir adam olarak hatırlamıştı.

Bütün hayatını ondan farklı olmaya çalışarak geçirmişti.

Oysa artık öğrendiği gerçek çok daha acıydı.

Babası dönmemeyi seçmemişti.

Dönememişti.

Mert o akşam eve her zamankinden erken gitti.

Kapıyı Ece açtı.

— Baba, bugün toplantın yok muydu?

Mert kızına baktı.

Sonra hiçbir şey söylemeden ona sarıldı.

Ece şaşırarak güldü.

— Ne oldu?

— Sana anlatmam gereken bir aile hikâyesi var.

Sonraki haftalarda Mert, Hasan’la birkaç kez daha görüştü. Babasının nasıl biri olduğunu, neleri sevdiğini, iş yerinde insanlara nasıl davrandığını dinledi.

Daha sonra babasının mezarını buldu.

İlk kez mezarın başına gittiğinde uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonunda yalnızca şu cümleyi kurdu:

— Sana kızarak çok zaman kaybettim.

Fotoğrafı mezarın üzerine bırakmadı.

Onu eve götürdü.

Çerçeveletip çalışma masasının yanına koydu.

Yıllarca o küçük çocukla fotoğraftaki adamın hikâyesinin terk edilmekle bittiğine inanmıştı.

Artık gerçeği biliyordu.

Geçmiş değişmemişti.

Kaybolan yıllar geri gelmemişti.

Ama Mert’in içinde taşıdığı öfke ilk kez yerini başka bir şeye bırakmıştı.

Babasını affetmeye değil; sonunda onu gerçekten tanımaya.

Оставьте комментарий