Aylin’in ellinci yaş günü, yıllardır ilk kez bütün ailesinin aynı masada toplandığı sakin bir akşamdı.
Pastanın mumları yanıyor, herkes gülümsüyordu. Ama on yedi yaşındaki kızı Ece’nin yüzünde tuhaf bir heyecan vardı.
Elinde küçük kırmızı bir kutu tutuyordu.
— Anne, bu sana.
Aylin gülümseyerek kutuyu açtı. İçinde mücevher yoktu. Katlanmış bir belge vardı.
Kâğıdı açıp ilk satırları okuduğunda yüzündeki gülümseme kayboldu.
Bu bir DNA raporuydu.
Aylin’in elleri titremeye başladı.
Çünkü raporda yıllardır duymayı beklediği bir isim vardı.
Selin.
Aylin henüz sekiz yaşındayken hayatı bir gecede değişmişti. Anne ve babasını kaybettikten sonra kendisiyle dört yaşındaki kız kardeşi Selin farklı akrabaların yanına gönderilmişti.
Başlangıçta bunun birkaç haftalık bir ayrılık olduğu söylenmişti.
Ama haftalar aylara dönüştü.
Selin’i yanına alan akraba başka bir şehre taşındı. Ardından adresler değişti, aile içindeki bağlar koptu ve iki kız kardeş birbirlerini tamamen kaybetti.
Aylin büyüdüğünde Selin’i aradı.
Eski adreslere mektuplar gönderdi. Belediyelere başvurdu. Akrabalarla konuştu.
Hiçbir sonuç alamadı.
Yıllar geçtikçe çevresindeki herkes ona aynı şeyi söyledi:
— Artık geçmişi bırakmalısın.
Aylin de bir süre sonra aramaktan vazgeçmiş gibi yaptı.
Evlendi, Ece dünyaya geldi ve bütün sevgisini kızına verdi.
Ama her doğum gününde aynı dileği tuttu.
“Keşke Selin’in iyi olduğunu bilsem.”
Ece bu dileği küçüklüğünden beri biliyordu.
Altı ay önce annesine aile geçmişlerini araştırmak istediğini söylemiş ve birlikte bir genetik veri tabanına örnek göndermelerini istemişti.
Aylin bunu sıradan bir soy araştırması sanmıştı.
Ancak birkaç hafta önce Ece’ye bir eşleşme bildirimi geldi.
Sonuç sıradan değildi.
Annesiyle başka bir kadının DNA’sı, yakın kardeşlik bağı gösteriyordu.
Kadının adı Selin Yılmaz’dı.
Ece gizlice onunla iletişime geçti.
Selin önce inanmadı.
Sonra Aylin’in çocukluk fotoğrafını görünce telefonu elinden düşürdü.
Çünkü aynı fotoğrafın bir kopyası kırk yıldır onun çekmecesinde duruyordu.
İki kadın ikinci bir test yaptırdı.
Sonuç kesindi.
Aylin’in kaybettiğini düşündüğü kız kardeşi hayattaydı.
Aylin belgeyi tekrar okudu.
— Ece… bu gerçek mi?
Ece artık gözyaşlarını tutamıyordu.
— Gerçek anne. Onu buldum.
Aylin ayağa kalktı.
— Nerede?
Ece annesinin ellerini tuttu.
— İzmir’de yaşıyor. Evli. İki çocuğu var. Ve seni yıllardır onun da aradığını söyledi.
Aylin ağlamaya başladı.
Kızına sarıldı.
Masadaki diğer insanlar sessizleşti.
O anda doğum günü, pasta ve hediyeler önemini kaybetti.
Aylin’in beklediği gerçek hediye bir kutunun içinde değildi.
Kırk iki yıl önce kaybettiği ailesinin bir parçası yeniden hayatına dönüyordu.
Ertesi sabah Selin’le ilk kez görüntülü konuştular.
İkisi de birkaç dakika boyunca sadece birbirlerine baktı.
Sonra Selin ağlayarak:
— Abla, beni neden bırakıp gittin sandım biliyor musun?
Aylin gözlerini kapattı.
— Ben de senin beni unuttuğunu sanıyordum.
İkisi de yanılmıştı.
Bir hafta sonra Aylin, Ece’yle birlikte İzmir’e gitti.
İstasyonda iki kız kardeş kırk iki yıl sonra ilk kez birbirlerine sarıldılar.
Geçmişte kaybettikleri yılları geri getiremediler.
Ama kalan yılları kaybetmemeye karar verdiler.
Sonraki aylarda aileler birbirini tanıdı. Bayramları birlikte geçirmeye başladılar. Aylin’in kızı Ece ile Selin’in çocukları kısa sürede yakınlaştı.
Bir yıl sonra Aylin’in doğum günü yine aynı masada kutlandı.
Bu kez yanında Selin oturuyordu.
Mumları üflemeye hazırlanırken Ece gülerek sordu:
— Dilek tutacak mısın?
Aylin kız kardeşinin elini tuttu.
— Hayır. Geçen yıl tuttuğum dilek zaten gerçekleşti.
Ve hayatında ilk kez doğum günü mumlarını, kayıp birini bulmayı dilemeden üfledi.