İstanbul’da yağmur o akşam durmak bilmiyordu.
Sokak lambalarının ışığı ıslak asfalta vuruyor, arabalar ağır ağır ilerliyordu. Emir, uzun bir iş gününün ardından eve dönmeye çalışırken kaldırımın kenarında yaşlı bir kadın gördü.
Kadının üzerinde ince, gri bir hırka vardı. Saçları tamamen ıslanmıştı. Göğsüne ise sanki dünyanın en değerli şeyiymiş gibi üç eski kitap bastırıyordu.
Emir önce yoluna devam etti.
Sonra dikiz aynasına baktı.
Kadın hâlâ oradaydı.
Bir taksi durmadı. Otobüs ise birkaç metre ötede kapılarını kapatıp gitti.
Emir içini çekti, arabayı kenara çekti ve indi.
— Teyze, iyi misiniz?
Kadın başını kaldırdı.
Yorgun ama sıcak bir yüzü vardı.
— İyiyim evladım. Sadece biraz geç kaldım.
— Bu havada nereye gidiyorsunuz?
Kadın kitaplara baktı.
— Kütüphaneye. Bunları bugün teslim etmem gerekiyor.
Emir şaşırdı.
— Böyle bir yağmurda üç kitap için mi çıktınız?
Kadın hafifçe gülümsedi.
— Bazı kitaplar sadece kitap değildir.
Emir arka kapıyı açtı.
— Gelin. Sizi götüreyim.
Kadın önce kabul etmek istemedi. Yabancı birinin arabasına binmekten çekiniyordu. Ama yağmur daha da şiddetlenince sonunda razı oldu.
Adının Nermin olduğunu söyledi.
Yetmiş dokuz yaşındaydı.
Yıllarca devlet okulunda edebiyat öğretmenliği yapmış, emekli olduktan sonra da mahallesindeki küçük kütüphanede gönüllü olarak çalışmıştı.
Emir ise otuz altı yaşında bir mimardı. Başarılıydı, iyi para kazanıyordu ve dışarıdan bakıldığında hayatında eksik hiçbir şey yoktu.
Ama aslında yıllardır geçmişinden uzak duruyordu.
Çocukluğunu geçirdiği mahalleye bile uğramıyordu.
Kütüphanenin adresini duyduğunda yüzü değişti.
— Siz hâlâ o eski okulun yanındaki kütüphaneden mi bahsediyorsunuz?
Nermin şaşkınlıkla ona baktı.
— Orayı biliyor musun?
— Çocukken giderdim.
Kadın biraz daha dikkatli baktı.
— Adın neydi?
— Emir Karaca.
Nermin bir anda sustu.
Arabanın içindeki tek ses yağmurun cama vuruşuydu.
Sonra kadın fısıldadı:
— Emir… küçük defterine sürekli evler çizen Emir?
Emir’in elleri direksiyonun üzerinde dondu.
Yirmi sekiz yıldır kimse ona o şekilde hitap etmemişti.
Yavaşça kadına döndü.
— Siz… Nermin Öğretmen misiniz?
Kadının gözleri doldu.
— Demek sonunda hatırladın.
Emir o anda sekiz yaşına geri döndü.
Babası işsizdi. Annesi evlere temizliğe gidiyordu. Evlerinde kitap alacak para yoktu.
Emir okuldan sonra saatlerce kütüphanede kalırdı.
Çizim yapmayı seviyordu ama ailesi bunun sadece çocukça bir heves olduğunu düşünüyordu.
Bir gün Nermin Öğretmen onun çizim defterini görmüş ve uzun uzun incelemişti.
Sonra ona mimarlıkla ilgili eski bir kitap vermişti.
— Binaları seviyorsan yalnızca dışarıdan bakma. Onları anlamayı öğren.
O kitap Emir’in hayatını değiştirmişti.
Ortaokulda resim yarışmalarına katılmış, lisede burs kazanmış, sonra mimarlık fakültesini bitirmişti.
Ama yıllar geçtikçe hayat hızlanmıştı.
Üniversite, iş, başka şehirler, projeler…
Nermin Öğretmen’i tamamen kaybetmişti.
— Sizi yıllardır aramadım, dedi Emir utançla. Hatta teşekkür bile edemedim.
Nermin başını salladı.
— Öğretmenler teşekkür beklemez, Emir. Öğrencilerinin yollarını bulmasını bekler.
Kütüphaneye vardıklarında yağmur biraz hafiflemişti.
Emir arabadan indi ve kitapları taşımasına yardım etti.
İçeri girince şaşkınlıkla etrafa baktı.
Kütüphane neredeyse hiç değişmemişti.
Ahşap masalar, yüksek raflar, pencerelerin önündeki eski sandalyeler…
Nermin üç kitabı masaya bıraktı.
Emir kapaklardan birine baktığında nefesi kesildi.
Bu, çocukken kendisine verilen mimarlık kitabının aynı baskısıydı.
— Bu kitap…
Nermin gülümsedi.
— Hatırladın mı?
— Unutmak mümkün değil.
Kadın kitabın kapağını açtı.
İlk sayfada soluk bir yazı vardı:
“Emir Karaca’ya. Bir gün kendi binalarını çizebilmesi için.”
Emir kelimelere uzun süre baktı.
— Bunu neden sakladınız?
— Çünkü sen kitabı geri getirdiğinde içine ilk proje çizimini bırakmıştın.
Nermin arka sayfalardan katlanmış eski bir kâğıt çıkardı.
Sekiz yaşındaki Emir’in çizdiği yamuk pencereli, büyük bahçeli bir kütüphane resmi hâlâ oradaydı.
Üzerinde çocuk el yazısıyla şunlar yazıyordu:
“Bir gün herkesin ücretsiz kitap okuyabileceği büyük bir yer yapacağım.”
Emir’in boğazı düğümlendi.
O sözü tamamen unutmuştu.
Nermin ise unutmamıştı.
O akşam Emir eve gitmedi.
Kütüphanede kaldı.
Nermin’den geçmiş yılları dinledi.
Kütüphanenin maddi sıkıntılar nedeniyle birkaç ay içinde kapatılabileceğini öğrendi. Bina eskiydi, çatı akıtıyordu ve belediyenin ayırdığı bütçe yeterli değildi.
Emir o gece hiçbir büyük söz vermedi.
Ama ertesi sabah ilk olarak kendi ofisine gitti ve ekibini topladı.
Üç ay sonra kütüphanenin ücretsiz yenileme projesi başladı.
Çatı onarıldı.
Raflar yenilendi.
Çocuklar için büyük bir okuma salonu yapıldı.
Eski mobilyaların önemli bir kısmı korunarak binanın anıları kaybolmadı.
Emir ayrıca kendi şirketi adına bir eğitim fonu kurdu.
Her yıl maddi imkânı olmayan on öğrenciye kitap ve eğitim desteği verilecekti.
Fonun adı “Nermin Öğretmen Eğitim Fonu” oldu.
Açılış günü kütüphane çocuklarla doluydu.
Emir, Nermin’i kolundan tutarak yeni okuma salonuna götürdü.
Duvarın ortasında çerçevelenmiş eski bir çocuk çizimi vardı.
Sekiz yaşındaki Emir’in yıllar önce yaptığı kütüphane resmi.
Altında küçük bir yazı bulunuyordu:
“Bazen bir çocuğun geleceğini değiştirmek için ona yalnızca doğru kitabı vermek yeterlidir.”
Nermin uzun süre konuşamadı.
Sonunda Emir’e baktı.
— O gece seni yağmurdan kurtardığını düşünüyorsun, değil mi?
Emir gülümsedi.
— Evet.
Nermin başını salladı.
— Hayır evladım. O gece sen sadece beni arabana aldın. Ama yıllar önce ben de seni bir kitabın içine almıştım. İkimiz de birbirimizi başka bir yere götürdük.
Nermin sonraki beş yıl boyunca aynı kütüphanede gönüllü olarak çalışmaya devam etti.
Seksen dört yaşında hayatını kaybettiğinde yüzlerce eski öğrencisi cenazesine geldi.
Emir, onun bıraktığı mirası sürdürdü.
Kurdukları eğitim fonu büyüdü ve sonraki on yıl içinde yüzlerce çocuğa destek sağladı.
Kütüphane ise kapanmadı.
Tam tersine, bölgenin en çok ziyaret edilen çocuk kütüphanelerinden biri oldu.
Emir her yıl Nermin’in doğum gününde aynı eski mimarlık kitabını rafından çıkarıp ilk sayfadaki yazıyı okurdu.
Çünkü artık biliyordu:
Hayatını değiştiren şey büyük bir miras, pahalı bir okul ya da şanslı bir tesadüf değildi.
Yirmi sekiz yıl önce bir öğretmenin, sessiz bir çocuğun çizimlerine bakıp ona söylediği birkaç kelimeydi.
Ve o yağmurlu gecede Emir, yıllardır unuttuğu borcunu sonunda ödemişti.
Para ile değil.
Başka çocuklara aynı kapıyı açarak.