Kırk Yıl Sonra Açılan Mektup

Nermin Hanım, telefon çaldığında mutfak masasının başında tek başına oturuyordu.

Yetmiş sekiz yaşındaydı. Saçları çoktan beyazlamış, ellerindeki damarlar belirginleşmişti. Yaşadığı küçük evde yıllardır neredeyse hiçbir şey değişmemişti. Aynı ahşap masa, aynı perdeler, duvarda aynı eski aile fotoğrafları…

Yalnızca fotoğraflardaki insanlar eksilmişti.

Önce kocası Hasan gitmişti. Sonra kardeşleri, eski komşuları, gençlik arkadaşları…

Ama Nermin’in hayatındaki en büyük eksiklik ölümle başlamamıştı.

Onun adı Kerem’di.

Oğlu.

Nermin yirmi üç yaşında evlendiğinde hayatının böyle olacağını düşünmemişti. Kocası Selim ilk yıllarda sevgi dolu bir adamdı. Kerem doğduğunda oğlunu saatlerce kucağından indirmeyen, geceleri beşiğin yanında uyuyan bir babaydı.

Sonra işler bozuldu.

Selim’in küçük şirketi battı. Borçlar büyüdü. Öfkesi de.

Evdeki tartışmalar giderek arttı. Nermin bir süre her şeyi düzeltebileceğine inandı. Çocuğu için sustu, bekledi, affetti.

Kerem sekiz yaşına geldiğinde artık susamayacağını anladı.

Boşanmak istedi.

Selim bunu kabul etmedi.

Aylar süren sert bir velayet mücadelesinden sonra Kerem geçici olarak babasında kaldı. Nermin’in avukatı bunun kısa süreceğini söyledi.

Kısa sürmedi.

Selim oğlunu başka bir şehre götürdü.

Adres değiştirdi.

Telefon numaralarını kapattı.

Ve küçük Kerem’e annesinin onu istemediğini söyledi.

Nermin oğluna mektuplar yazdı.

İlk yıl elliden fazla.

“Doğum günün kutlu olsun oğlum.”

“Okulda nasıl olduğunu merak ediyorum.”

“Seni unutmadım.”

“Bir gün bunları okuyacağına inanıyorum.”

Mektupların çoğu geri geldi.

Bazıları ise geri dönmedi.

Nermin onların Kerem’e ulaştığını düşündü.

Ulaşmamıştı.

Selim hepsini bir kutuda saklamıştı.

Kerem büyürken annesinin tek bir kez bile kendisini aramadığına inanıyordu.

On üç yaşında öfkelenmeye başladı.

On sekizinde annesinin soyadını kullanmayı bıraktı.

Yirmi beşinde evlendiğinde Nermin’e haber vermedi.

Oğlu olduğunda da vermedi.

Nermin ise yıllarca aradı.

Eski adreslere gitti.

Ortak tanıdıklara sordu.

Bir keresinde Kerem’in çalıştığını düşündüğü fabrikanın kapısında altı saat bekledi.

Yanlış fabrikaydı.

Sonunda yaşlandıkça aramalar azaldı.

Umut azalmadı.

Mutfaktaki eski dolabın en üst rafında Kerem için hazırladığı küçük bir kutu vardı.

İçinde çocukluk fotoğrafları, okulda yaptığı bir resim, ilk süt dişi ve otuz beşinci yaş günü için bile yazılmış bir mektup bulunuyordu.

Nermin artık oğlunun kendisini hiç bulamayacağını düşünüyordu.

O akşam telefon çaldığında ekranda tanımadığı bir numara gördü.

Önce açmadı.

Telefon sustu.

Birkaç saniye sonra yeniden çaldı.

Bu kez görüntülü aramaydı.

Nermin titreyen parmağıyla ekrana dokundu.

Karşısında kırklı yaşlarının sonlarında bir adam belirdi.

Adam konuşmadı.

Nermin de konuşamadı.

Çünkü insan bazen kırk yıl görmediği bir yüzü bile tanır.

Gözlerinden.

Kaşlarının arasındaki küçük çizgiden.

Çocukken üzülünce dudağının bir kenarını ısırışından.

Nermin’in telefonu tutan eli titremeye başladı.

— Kerem?

Adamın gözleri doldu.

Nermin’in ağzından ikinci kez aynı isim çıktı.

Bu kez ses değil, neredeyse bir nefesti.

— Kerem…

Ekrandaki adam başını eğdi.

— Anne.

Nermin’in yüzünden yaşlar süzüldü.

Kırk yıl boyunca o kelimeyi beklemişti.

Bir tek kelimeyi.

Ne diyeceğini düşünmüş, yüzlerce konuşma kurmuştu. Oğluna kendisini savunacağını sanmıştı. Neler yaşadığını, onu nasıl aradığını, geceleri nasıl ağladığını anlatacaktı.

Ama o an hiçbirini söyleyemedi.

Sadece:

— Buradayım, dedi.

Kerem başını çevirdi.

Yanında yaklaşık dokuz yaşında bir çocuk belirdi.

— Bu da oğlum, dedi. Emir.

Nermin ekrana biraz daha yaklaştı.

Torunu.

Haberi bile olmadığı torunu.

Emir elinde sararmış, kenarları yıpranmış bir zarf tutuyordu.

— Babaanne, bunu ben buldum, dedi çocuk.

Babaanne.

Nermin’in kalbi ikinci kez kırıldı.

Ama bu kez acıdan değil.

Kerem anlatmaya başladı.

Babası Selim üç hafta önce ölmüştü.

Evini boşaltırken eski bir sandık bulmuşlardı. Sandığın dibinde onlarca mektup vardı.

Hepsinin üzerinde aynı el yazısı.

Kerem’e.

Kerem ilk mektubu açtığında annesinin onu sekiz yaşından beri aradığını öğrendi.

İkincisinde doğum gününü unutmadığını.

Üçüncüsünde okul fotoğrafını hâlâ sakladığını.

Sonra bütün gece oturup mektupları okudu.

Kırk yıl boyunca taşıdığı öfke birkaç saat içinde başka bir şeye dönüşmüştü.

Utanca.

Acıya.

Ve geri getirilemeyecek yılların ağırlığına.

— Bana seni istemediğini söyledi, dedi Kerem.

Nermin ağlıyordu.

— Biliyorum.

— Ona inandım.

— Çocuktun.

Kerem başını salladı.

— Sonra çocuk değildim. Seni arayabilirdim.

Nermin uzun süre oğluna baktı.

— Ben de seni bulmak için daha fazlasını yapabilirdim.

Kerem şaşkınlıkla annesine baktı.

Nermin onu suçlamak istemiyordu.

Artık suçlu aramanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu.

Selim ölmüştü.

Onun yaptığı yanlışlar geri alınamazdı.

Kaybolan kırk yıl da geri dönmeyecekti.

Ama ekranın diğer tarafında oğlu hâlâ hayattaydı.

Ve yanında Nermin’in ilk kez gördüğü torunu duruyordu.

Emir elindeki mektubu kameraya yaklaştırdı.

— Babam bunu okurken ağladı, dedi.

Kerem utangaç bir gülümsemeyle oğluna baktı.

— Emir…

Çocuk aldırmadı.

— Ben de ona seni aramasını söyledim.

Nermin gülmeye başladı.

Gözyaşlarının arasından yıllardır unutmuş olduğu bir gülüştü bu.

— İyi ki söylemişsin.

Üç gün sonra Kerem o evin kapısında duruyordu.

Nermin kapıyı açtığında ikisi de birkaç saniye hareket edemedi.

Sonra Kerem annesine sarıldı.

Nermin oğlunun başını omzuna çekti.

Sekiz yaşındaki çocuğunu kucaklayamıyordu artık.

Karşısında ellisine yaklaşmış bir adam vardı.

Ama bir annenin bedeni bazı şeyleri unutmaz.

Nermin elini Kerem’in saçlarına götürdü.

— Çok geç kaldın, dedi.

Kerem ağlayarak:

— Biliyorum.

Nermin biraz geri çekildi.

— Ama geldin.

O gün saatlerce konuştular.

Ertesi gün de.

Sonraki hafta da.

Kerem geçmişte yaptığı hiçbir şeyi saklamadı. Evliliğinin on yıl önce bittiğini, Emir’i büyük ölçüde tek başına büyüttüğünü anlattı. Nermin de yıllarca gönderdiği mektupları, yaptığı aramaları, yanlış adreslerde beklediği günleri anlattı.

Birbirlerini hemen affetmediler.

Çünkü gerçek affetmek, geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmak değildir.

Onu olduğu haliyle kabul edip geleceği aynı hatalara teslim etmemektir.

Kerem birkaç ay sonra işi için Nermin’in yaşadığı şehre daha yakın bir yere taşındı.

Emir her hafta sonu babaannesine gelmeye başladı.

Nermin ona mantı açmayı öğretti. Emir de ona görüntülü aramalarda kamerayı ters çevirmemeyi.

Birlikte güldüler.

Bayramları beraber geçirdiler.

Kerem annesinin yıllardır tek başına oturduğu masaya yeniden bir sandalye çekti.

Sonra bir tane daha.

Nermin seksen altı yaşında öldüğünde yalnız değildi.

Son akşamında Kerem yatağının yanında oturuyordu.

Emir artık on yedi yaşındaydı ve babaannesinin elini tutuyordu.

Nermin gözlerini kapatmadan önce oğluna baktı.

— O mektupları atma, dedi.

Kerem başını salladı.

— Atmam.

— Ama sakın hayatını onların içinde de geçirme.

Kerem annesinin ne demek istediğini anladı.

Geçmiş onları yeniden bir araya getirmişti.

Ama bundan sonra yaşamaları gereken yer geçmiş değildi.

Nermin huzur içinde öldü.

Yıllar sonra Kerem bütün mektupları tek bir kutuda Emir’e verdi.

Emir ilk görüntülü konuşmada kameraya tuttuğu o eski zarfı da kutunun içine koydu.

Üzerine küçük bir not yazdı:

“Bazı mektuplar adresine kırk yıl geç ulaşır. Önemli olan, ulaştığında kapıyı hâlâ açacak birinin olmasıdır.”

Kerem o cümleyi okuduğunda annesini düşündü.

Kırk yıl boyunca kaybettikleri zamanı geri alamamışlardı.

Ama Nermin’in hayatının son sekiz yılını birlikte geçirmişlerdi.

Ve sonunda hiçbirinin içinde söylenmemiş tek bir “seni seviyorum” bile kalmamıştı.

Оставьте комментарий