Kerem Aydın, İstanbul’un eski sokaklarından birindeki küçük saatçi dükkânına girdiğinde tek istediği cebindeki eski saati satmaktı.
Yirmi dokuz yaşındaydı ve son birkaç ayda hayatı sessizce dağılmıştı. Çalıştığı şirket kapanmış, kirası birikmiş, annesinin hastane masrafları ise elindeki son birikimi de tüketmişti.
Satabileceği neredeyse hiçbir şeyi kalmamıştı.
O sabah annesi Selma’nın eski sandığını karıştırırken küçük, pirinç renkli bir cep saati bulmuştu. Saat yıllardır çalışmıyordu. Zinciri kararmış, camı çizilmişti.
Yine de eski ve değerli görünüyordu.
Belki birkaç bin lira eder diye düşündü.
Tezgâhın arkasındaki yaşlı saatçi Nihat Usta, saati eline aldığı anda gülümsemesini kaybetti.
Parmakları titremeye başladı.
— Bunu nereden buldun?
Kerem şaşırdı.
— Annemin eşyalarının arasındaydı.
Nihat Usta arka kapağı açtı.
İç kısmında neredeyse silinmiş küçük bir yazı vardı:
“M.A. — 1997. Eve döneceğim.”
Yaşlı adamın gözleri doldu.
— Annenin adı Selma mı?
Kerem’in kalbi hızlandı.
— Evet. Siz annemi nereden tanıyorsunuz?
Nihat Usta dükkânın arkasındaki eski dolaba gitti ve sararmış bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta üç genç adam vardı.
Ortadaki adamın cebinden aynı saatin zinciri sarkıyordu.
Kerem nefesini tuttu.
Çünkü o yüzü daha önce görmüştü.
Babası Murat.
Kerem, babasının onları terk ettiğine inanarak büyümüştü.
Selma ona hep aynı şeyi söylemişti:
“Baban bir gün gitti ve bir daha dönmedi.”
Çocukken kapının her çalınışında babasının geri geldiğini düşünürdü. Yıllar geçtikçe umut yerini öfkeye bırakmıştı. Yirmili yaşlarında ise Murat’ın adını bile duymak istemiyordu.
— Babamı tanıyordunuz — dedi Kerem.
Nihat Usta başını eğdi.
— O benim en yakın arkadaşımdı.
Sonra Kerem’in bütün geçmişini değiştiren gerçeği anlattı.
Murat ailesini terk etmemişti.
1997 yılında, Kerem henüz iki yaşındayken, birkaç aylığına yurt dışına çalışmaya gitmişti. Amacı para biriktirip İstanbul’a dönmek ve küçük bir tamir dükkânı açmaktı.
Gitmeden önce saatini Nihat’a tamir ettirmiş ve arkasına şu cümleyi yazdırmıştı:
“Eve döneceğim.”
Ama Murat dönemedi.
Geçirdiği trafik kazasından sonra hastaneye kaldırıldı ve birkaç gün sonra hayatını kaybetti.
Nihat, Selma’ya ulaşmaya çalışmıştı. Fakat o dönemde Selma taşınmıştı. Üstelik Murat’ın kendisini başka biri için terk ettiğine dair yanlış bir söylenti duymuştu.
Gerçeği ancak aylar sonra öğrenmişti.
Fakat o zamana kadar acı, suçluluk ve öfke birbirine karışmıştı.
— Peki neden bana hiç anlatmadı? — diye sordu Kerem.
Nihat Usta derin bir nefes aldı.
— Çünkü annen kendini suçladı. Babanın son günlerinde yanında olmadığı için yıllarca kendini affedemedi. Sana gerçeği söylerse senin de onu suçlayacağından korktu.
Kerem’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
Yirmi yedi yıl boyunca babasının kendisini istemediğini düşünmüştü.
Oysa Murat, son yolculuğuna çıkarken tek bir şey planlıyordu:
Eve dönmek.
Kerem saati satmadı.
Doğruca hastaneye gitti.
Annesinin yatağının yanına oturdu ve cep saatini avucuna bıraktı.
Selma saati görür görmez ağlamaya başladı.
— Gerçeği öğrendin…
Kerem başını salladı.
— Neden bana söylemedin?
Selma gözlerini kapattı.
— İlk yıllarda çok küçüktün. Sonra her geçen yıl anlatmak daha zor oldu. Benden nefret edeceğini düşündüm.
Kerem uzun süre sessiz kaldı.
Sonra annesinin elini tuttu.
— Kızgınım. Çünkü babama yıllarca yanlış bir sebeple kızdım. Ama seni de kaybetmek istemiyorum.
Selma ağlayarak oğluna sarıldı.
O gün ilk kez Murat hakkında açıkça konuştular.
Selma, onun nasıl güldüğünü, Kerem doğduğunda sabaha kadar beşiğinin başında nasıl oturduğunu ve gitmeden önce oğluna tahta bir oyuncak yaptığı geceyi anlattı.
Kerem, çocukluğunda eksik kalan babasını ilk kez gerçek bir insan olarak tanımaya başladı.
Annesi birkaç ay sonra iyileşip eve döndü.
Kerem ise hayatıyla ilgili başka bir karar verdi.
Nihat Usta’nın dükkânında çalışmaya başladı.
Başlangıçta yalnızca birkaç saat yardım ediyordu. Sonra saat tamirini öğrendi. Bir yıl sonra yaşlı adam emekli olmaya karar verdiğinde dükkânı Kerem’e devretti.
Kerem tabelayı değiştirmedi.
Sadece kapının yanına küçük bir levha astı:
“Murat Aydın’ın anısına.”
Eski cep saatini de dükkânın en görünür yerine koydu.
Satılık değildi.
Hiçbir zaman da olmayacaktı.
Yıllar sonra Kerem’in bir oğlu olduğunda ona babasının adını verdi.
Küçük Murat, dükkânda dedesinin saatini her gördüğünde aynı soruyu sorardı:
— Baba, bu saat neden çalışmıyor?
Kerem gülümserdi.
— Aslında çalışıyor. Sadece zamanı göstermiyor.
— O zaman ne gösteriyor?
Kerem oğlunun omzuna dokunurdu.
— Bazen bir insanın gerçeğe ne kadar geç ulaşırsa ulaşsın, yine de geçmişi anlayıp geleceğini değiştirebileceğini gösteriyor.
Kerem sonunda babasını geri getirememişti.
Ama onunla ilgili en ağır yanlış inanışı geride bırakmıştı.
Ve yıllarca “bizi terk etti” diye hatırladığı adamı artık tek bir cümleyle anıyordu:
“Eve dönmek isteyen ama dönemeyen bir baba.”
Bazen bir saatin yeniden çalışması gerekmez.
Bazen tek yapması gereken, yıllardır durmuş bir kalbi yeniden harekete geçirmektir.