Yedi yaşındaki Efe, o akşam salondaki herkesten daha şık görünüyordu.
Üzerinde küçük siyah bir smokin, boynunda papyon vardı. Babası Kerem’in elini sımsıkı tutuyor, kristal avizelerin altında dolaşan yüzlerce yabancıyı sessizce izliyordu.
O gece Kerem’in şirketinin yirmi beşinci yıl kutlamasıydı.
Salonda kahkahalar yükseliyor, kadehler tokuşturuluyor, pahalı elbiseler ışığın altında parlıyordu.
Ama Efe mutlu değildi.
Annesi Aylin iki yıl önce hayatını kaybetmişti. O günden sonra kalabalık davetlerden nefret etmeye başlamıştı. Çünkü annesi hayattayken böyle gecelerde onu bir köşeye götürür, saçlarını okşar ve aynı eski ninniyi söylerdi.
Efe o melodiyi hiç unutmamıştı.
Tam babasına eve gitmek istediğini söyleyecekken uzaktan bir ses duydu.
Yaşlı bir kadın, masaları toplarken çok hafif bir şekilde bir şeyler mırıldanıyordu.
Efe donup kaldı.
Bu, annesinin söylediği ninniydi.
Üstelik sonunda her zaman eklediği aynı sözlerle…
Efe babasının elini bıraktı.
— Baba…
Sonra hiç beklemeden yaşlı kadına doğru koştu.
Kadın dönünce küçük çocuk ona sarıldı.
— Bu şarkıyı nereden biliyorsun?
Kadının elindeki tabak yere düşecek gibi oldu.
Adı Nermin’di.
Altmışlı yaşlarının sonundaydı. Yıllardır otellerde ve davet salonlarında çalışıyordu. Elleri temizlik malzemelerinden sertleşmiş, saçları çoktan beyazlamıştı.
Efe’nin yüzüne baktığı anda gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Titreyen elleriyle çocuğun yanaklarına dokundu.
— Sen… Efe misin?
Kerem hemen yanlarına geldi.
— Oğlumu nereden tanıyorsunuz?
Nermin cevap veremedi.
Sadece ağlıyordu.
Kerem’in sesi sertleşti.
— Size bir soru sordum. Oğlumun adını nereden biliyorsunuz?
Nermin yavaşça önlüğünün cebine uzandı.
İçinden kenarları yıpranmış eski bir fotoğraf çıkardı.
Kerem fotoğrafı eline aldığında yüzündeki öfke bir anda kayboldu.
Fotoğrafta Aylin vardı.
Çok daha gençti.
Yanında Nermin duruyordu.
Aylin’in kucağında ise birkaç aylık Efe vardı.
Kerem başını kaldırdı.
— Siz kimsiniz?
Nermin dudaklarını güçlükle hareket ettirdi.
— Aylin’in annesiyim.
Kerem’in elindeki fotoğraf titredi.
Evlilikleri boyunca Aylin annesinden çok az söz etmişti.
Kerem yalnızca annesiyle yıllar önce büyük bir kavga ettiklerini ve bir daha görüşmediklerini biliyordu.
Aylin her sorulduğunda aynı şeyi söylerdi:
— Bazı insanlar birbirini çok sever ama yine de birbirine dönemeyecek kadar gururlu olabilir.
Kerem o zamanlar bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı.
Nermin anlatmaya başladı.
Aylin yirmi yaşındayken İstanbul’a gidip kendi hayatını kurmak istemişti. Nermin ise yıllarca tek başına büyüttüğü kızının uzaklara gitmesinden korkmuştu.
Kavga ettikleri gece Nermin, hayatının en büyük hatasını yapmıştı.
— Bu kapıdan çıkarsan bir daha dönme, demişti.
Aylin çıkmıştı.
Nermin ertesi sabah pişman olmuştu.
Ama telefon etmemişti.
Bir hafta beklemişti.
Sonra bir ay.
Sonra yıllar geçmişti.
Aylin de geri dönmemişti.
İkisi de ilk adımı karşı tarafın atmasını beklemişti.
Bu sırada Aylin Kerem’le tanışmış, evlenmiş ve Efe doğmuştu.
Nermin kızının hayatını uzaktan takip etmişti. Gazetelerde çıkan düğün fotoğraflarını saklamış, ortak tanıdıklardan torununun doğduğunu öğrenmişti.
Bir gün Aylin ona küçük Efe’nin fotoğrafını göndermişti.
Arkasında yalnızca tek bir cümle vardı:
“Anne, bir gün hazır olduğumuzda konuşalım.”
Nermin o gün telefonu eline almıştı.
Ama arayamamıştı.
— Korktum, dedi gözyaşları içinde. Bana hâlâ kızgın olduğunu düşündüm. Birkaç gün daha bekleyeyim dedim.
O birkaç gün bir yıla dönüşmüştü.
Sonra Aylin’in ölüm haberini almıştı.
Kerem hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu.
Nermin cebinden bu kez sararmış bir zarf çıkardı.
— Bunu kızım ölmeden kısa süre önce yazmış.
Zarfın üzerinde Kerem’in adı vardı.
Nermin mektubu, Aylin’in eski bir arkadaşından cenazeden sonra teslim almıştı.
Fakat Kerem’in karşısına çıkmaya cesaret edememişti.
Mektubu iki yıl boyunca yanında taşımıştı.
Kerem zarfı açtı.
Aylin’in el yazısını gördüğü anda nefesi kesildi.
Mektup uzundu.
Ama birkaç satır her şeyi değiştirdi.
Aylin, annesine hâlâ kızgın olmadığını yazıyordu.
Efe’nin anneannesini tanımasını istiyordu.
Ve Kerem’den bir gün Nermin’i bulmasını rica ediyordu.
Son cümle ise şöyleydi:
“Ben yapamadım. Lütfen Efe’nin de bizim gibi sevgisini gururunun arkasına saklayan bir insan olmasına izin verme.”
Kerem mektubu indirdi.
Efe hâlâ Nermin’in yanında duruyordu.
— Sen gerçekten benim anneannem misin? diye sordu.
Nermin dizlerinin üzerine çöktü.
— Evet.
Efe bir süre ona baktı.
Sonra tekrar sarıldı.
— Annemin kokusuna benziyorsun.
Nermin o anda yıllardır içinde tuttuğu bütün acıyla ağlamaya başladı.
Kerem de yüzünü çevirmedi.
İlk kez oğlunun önünde gözyaşlarını saklamadı.
O gece davet devam etti.
Müzik çaldı.
İnsanlar dans etti.
Ama Kerem, Efe ve Nermin salondan birlikte ayrıldılar.
Ertesi gün Kerem, Nermin’e para teklif etti.
Nermin kabul etmedi.
— Ben torunumu buldum, dedi. Bana başka bir şey lazım değil.
Kerem de ısrar etmedi.
Onun yerine her pazar Efe’yi Nermin’in küçük evine götürmeye başladı.
Başlangıçta konuşacak konu bulmakta zorlanıyorlardı.
Sonra Nermin, Aylin’in çocukluk hikâyelerini anlatmaya başladı.
Efe annesinin küçükken karanlıktan korktuğunu, on yaşında gizlice sokak kedilerini eve aldığını ve aynı ninniyi yıllarca Nermin’den dinlediğini öğrendi.
Böylece kaybettiği annesinin bilmediği taraflarını yeniden keşfetti.
Nermin birkaç yıl sonra işinden emekli oldu.
Kerem ona lüks bir ev almak istedi.
Yine kabul etmedi.
Kendi küçük evinde kalmayı tercih etti.
Ama artık o ev hiçbir zaman sessiz değildi.
Efe okuldan sonra sık sık oraya gidiyordu.
Nermin ona yemek yapıyor, Aylin’in fotoğraflarını gösteriyor ve bazen aynı eski ninniyi söylüyordu.
Yıllar geçti.
Efe büyüdü.
Üniversiteden mezun olduğu gün salonun en ön sırasında babasıyla Nermin yan yana oturuyordu.
Nermin o gün seksen yaşındaydı.
Torununu sahnede gördüğünde Kerem’e dönüp şöyle dedi:
— Aylin bugün burada olsaydı çok gurur duyardı.
Kerem gülümsedi.
— Bence burada.
Nermin seksen dört yaşında, kendi yatağında huzur içinde hayatını kaybetti.
Son akşamında Efe elini tutuyordu.
Masasının üzerinde hâlâ o eski fotoğraf duruyordu.
Nermin öldükten sonra Efe fotoğrafı aldı ve çerçeveletti.
Yıllar sonra kendi çocuğu olduğunda fotoğrafı onun odasına astı.
Bir gün küçük kızı fotoğrafı gösterip sordu:
— Baba, bu yaşlı kadın kim?
Efe uzun süre fotoğrafa baktı.
Sonra gülümsedi.
— Benim anneannem.
— Onu çok mu seviyordun?
Efe kızını kucağına aldı.
— Çok.
— Peki neden onu daha önce tanımıyordun?
Efe bir an sustu.
Sonra annesinden, anneannesinden ve yıllarca kaybedilmiş zamandan öğrendiği en önemli şeyi söyledi:
— Çünkü bazen insanlar birbirlerini sevmelerine rağmen ilk adımı atmak için çok uzun süre beklerler.
Kızı merakla sordu:
— Sen de bekler misin?
Efe onu biraz daha sıkı sarıldı.
— Hayır.
O eski fotoğraf yıllarca ailede kaldı.
Artık kimse için bir ayrılığın hatırası değildi.
Tam tersine, bir daha aynı hatanın yapılmaması gerektiğini hatırlatan bir işaretti.
Çünkü o gece lüks bir salonun ortasında Efe yalnızca yıllardır görmediği bir akrabasını bulmamıştı.
Annesinden geriye kalan kayıp bir parçayı bulmuştu.
Ve Nermin de hayatının son yıllarını pişmanlıkla değil, sonunda kavuştuğu torununun sevgisiyle geçirmişti.